Bazı ilişkilerde, çok fazla vererek başlarız.
İyi niyetle, içtenlikle, karşımızdaki insanı olduğu gibi anlamaya çalışarak. Zannederiz ki ne kadar çok verirsek, ilişki o kadar derinleşir.
Ama fark etmeden, sınır çizmeden, kendimizi geri planda bırakarak ilişkiye yüklediğimiz anlam büyüdükçe, biz küçülmeye başlarız.
Ben bu ilişkide kendimi verdiğimi geç fark ettim. En başta paylaşmaktan yanaydım: duygularımı, düşüncelerimi, iyiliğimi. Karşımdaki insanın kırılganlıklarını gördükçe, daha da şefkatle yaklaştım. Onu tamamlamaya çalışmadım belki ama, eksiklerini taşımaktan da çekinmedim.
Bir süre sonra onun duygusal yükleri bana ağır gelmeye başladı ama bunu ifade etmek zor geldi. Çünkü anlamayı alışkanlık edinmiş birinin “beni kim anlayacak?” demesi kolay değil.
Bir ilişkide denge kaybolduğunda, özellikle de duygusal yük tek bir kişide birikmeye başladığında, o kişi zamanla kendini yalnız hissetmeye başlar. Bu yalnızlık bildiğimiz yalnızlıktan farklıdır. Yanında biri vardır ama seni taşımaz. Destek yoktur, sadece tüketim vardır.
Ben bir noktada ışığımı verdiğimi fark ettim. Kendi içimdeki açıklığı, ilgiyi, sevgiyi paylaşırken karşıdan gelen yalnızca beklentiydi. Ve çok ilginçtir: ben parladıkça, karşımdaki küçülüyor gibi hissediyordu. Sanki onun özsaygısı, benim gücümden rahatsızlık duyuyordu. Zamanla dolaylı küçümsemeler, mesafe koymalar, ilgisizleşmeler başladı.
İlişkisel anlamda bu, çoğu zaman psikolojide “yansıtma” ya da “projeksiyon” olarak açıklanır. Kişi kendi yetersizliğini, içten içe taşıdığı değersizlik hissini, karşısındakine yükler. Ve empatik, kendini fazlaca açan bir kişi bu yükü fark etmeden sahiplenebilir. Ben de öyle yaptım.
Kendime ait olmayan hisleri taşımaya başladım. Bir sabah “ben hep böyle miydim?” diye düşündüm. Daha az neşeliydim, daha kırılgandım, daha şüpheliydim. Halbuki bu benim tabiatım değildi.
İşte o anda şunu fark ettim; Bu ilişkide ben kendi duygusal enerjimi, psikolojik emeğimi fazlasıyla ortaya koymuşum. Ama bu emek karşılıklı bir bağ kurmamış. Ben ışığımı vermişim, ama karşımdaki bu ışığı paylaşmak yerine kendi gölgesini bırakmış.
Burada suçlu aramak niyetinde değilim. Bu yaşadığım şey, ilişki dinamiklerinde çok sık karşılaşılan bir durum. Sınır koymayı bilmeyen, ilişkide kendini fazlaca sorumlu hisseden, karşısındakinin yükünü “empati” adı altında sırtlayan kişilerde bu döngü sık görülür. Ve bu, kişinin zamanla kendi değerini unutmasına yol açar.
İşte ben o unutma noktasından geri dönüyorum şimdi. Işığımı geri alıyorum derken kastettiğim şey, artık kendimi merkeze koymayı seçmem. Kendimi suçlamadan, karşı tarafı da yüceltmeden olanı olduğu gibi görmek.
Evet, ben o ilişkide iyi niyetliydim. Ama iyi niyet, sağlıklı sınırlarla desteklenmediğinde tükenmişliğe dönüşüyor. Ve ne yazık ki bazı insanlar, senin verdiğini almaktan mutlu olur ama geri vermeyi bilmezler. Bu onların yetersizliği, senin değil.
Şimdi artık şunu biliyorum: Bir ilişki ancak iki kişi de kendisi olabildiğinde gerçek olur. Birinin ışığı diğerinin gölgesini örtmek zorunda değil. Beraber parlamayan hiçbir bağ sürdürülebilir değil.
Kendimi suçlamıyorum. Bu yaşadığım şey, bana insan ilişkilerinin doğası hakkında çok şey öğretti. Ama artık orada kalmak istemiyorum.
Bundan sonra kendi ışığımı koruyarak, karşılıklı beslenebileceğim ilişkileri seçmeyi öğreniyorum.
Ve bu kez vazgeçtiğim şey, karşımdaki değil.
Kendimi yok sayarak sevmeye çalıştığım versiyonum.
Yorum bırakın